29.06.2010

"Mış Gibi" Yapmak


Saat 16:56. Her ne kadar bu kurumda herkes işe geliş ve gidişlerde kafasına göre takılsa da mesainin bitmesine bir saat var. Oturmaktan sıkıldım. Bilgisayar ekranına bakmaktan bayıldım. Karşı masada oturan kankimle birbirimize etraftakileri çekiştiren mailler atmak da bir yere kadar. Blog'a yazayım bari dedim ama şunu bile yaparken diken üstündeyim. Herkes hareketlendi anasını satayım. Sabahtan beri yerinden kalkmayan genel koordinatörümüz bile az önce "Öffff ne sıkıcı yaaaa" deyip kalktı yerinden. Allah'tan benim masamı teğet geçti.Geçerken de lafı soktu: "Yine ne yazıyon ya. Klavyenin üzerine yağmur yağıyor mübarek".
Bizim grupta önemli bir pozisyonda bu "höttenek"... Bu kelimeyi de ben uydurdum şimdi, tam ona göre ama sakil durmadı, bir görseniz adamı hak verirsiniz. Önemli bir pozisyonda ama ne kadar meşakkatli bir iş yapıyor sanmayın. Adam sabah 11'de gelip öğleden sonra 3'te çıkıyor. Eğer iş yoğunsa çıkış saatinin sarktığı oluyor tabii. Ofiste herkes ona uyuz oluyor ama buldukları her fırsatta da kıçının dibinden ayrılmıyorlar. Zaten şu hayatta oldum olası anlamam bu tip insanları. Özellikle de kadınlar yapıyor bunu. Bu arada abimiz oldukça bakımlı. İstanbul'un en güzide semtinde oturuyor, her akşam kavalli mekanlarda alemlere akıyor, giyim-kuşam yerinde, altında son model bir Audi, eh maaş desen 10.000 TL'nin biraz üstü. Yeme de yenında yat misali. Ofisteki tüm kadınların, hatta yeni yetme stajyer kızların bile ağızlarının suyu akıyor. Yıllanmışları anlıyorum da size ne oluyor yahu stajyerler...
Ben mi? Ben, onlar gibi değilim. Bir kere tipim değil. Kelimeleri ağzında gere gere konuşuyor. Lafı fazlasıyla uzatıyor. Hadi geçtim bunları sakız çiğniyor ayol. N'apim ben çakkıdı çakkıdı sakız çiğneyen erkeği? Üstelik Cemil İpekçi vari bir bıyığı da var. Bazen bön bön suratıma baktığında "bıyığını da al çek git hayatımızdan" demek geliyor içimden. Diyemiyorum, zaten onun da bıyığıyla birlikte hayatımızdan çekip gitmeye pek niyeti yok.
Bugün yine sinir etti bizi. Çok önemli bir toplantı halindeykene Erman Kuzu taklidiyle geldi yanımıza. "Yiteeer ya, yiter yaaaa bir doğru dürüst konu bulamıyonuz" dedi. Mal mal baktık biz de. Sağ omuzumu yukarı aşağıya seri şekilde indirip kaldırıp bir yandan da isterik bir şekilde kahkaha atacaktım ama onun seviyesine inmek istemedim. Böyle bir adam işte. Kendince komiklik yapıyor.Zaten uzayıp gitti anında. Ne kadar manasız değil mi? Niye geldin, niye öyle bir tespit de bulundun ve niye gittim be adam? Geçtim bunları tamam, niye Erman Kuzu taklidi?
Yaşadığımız bu en baba dumurun ardından dağıldık. Masalarımıza geçip bilgisayar ekranlarımızda bembeyaz tertemiz sayfalar açtık. İnternette sörf yaptık çılgınlarca. Oktay Usta'nın yemek tariflerini inceledim. Sonra Emine Beder falan. Öye bonesiyle Mona Lisa vari gülümsemiş duruyordu, ekrandan bakıştık karşılıklı. Sonra kakolu kek tarifi buldum bloglardan birinde. "Akşam şu tarifi bir deneyeyim" derkene telefonum çaldı. Arayan karşı masadaki kankim. Fısıldarcasına bir şeyler söylüyor. Baktı olacak gibi değil, anlamıyorum, "mail atıyorum" dedi kapattı.
Saat 16:30. Mail kutuma bir mesaj düştü. Konusuz. Mesajda şöyle yazıyor: "Ayşe'nin kankisi (ki bu Ayşe az önce anlattığım höttenekin rumuzu oluyor; kankisi de onun bir üssü)20 bin alıyormuş, az önce öğrendik."
Bu kankim alem kız doğrusu. Bu aralar kim ne kadar alıyor ona takmış durumda. Azimle mermer delengilerden pek bir farkı olmadan çalışıyor, araştıryor ve öğreniyor. Onun bu kıçını yırtarcasına öğrendiği top secret bilgiler bizi epey bir idare ediyor. Şu verdiği son bilgi var ya şu son bilgi dünyanın en pahalı elması değerinde, valla.
Bu kadar dedikodu yeter. Benim servis saati yaklaşıyor. Esen kalın!

22.06.2010

500T Fenomeni


Bugün rutin giden hayatımda bir değişiklik yapmak istedim. Dün akşam Bostancı'da Edalar'da kalmıştım. Haliyle gece geç saatlere kadar oturduk. Güzel birkaç şişe kırmızı şarabın ve ofis dedikodularının ardından konu erkeklere, daha doğrusu eski sevgililere geldi. Kimi ne zaman, niçin terk ettik? Kimler bizi ne zaman, niçin terk etti? Bunun gibi abuk sabuk muhabetler. Kağıtlara yazılan "kaç kişiyle öpüştüm, kaç kişiyle bilmem ne yaptım, kaç tane sevgilim oldu şu hayatta" gibi manasız listeler... Ha, bir yandan da çitlenen çekirdekler... Eda enteresan bir kızdır. Karşısında uzun süre çekirdek çitletirseniz uyuz olur. Huylu yani bildiğin. Arıza, manyak biri. Birkaç kilo çitledik ama Çin işkencesine döndü bu çitleme olayı Eda'nın huyu yüzünden. Zaten benim listem birkaç sayfa tuttu. Eda kudurdu.

Sonra da zıbardık. Her zamanki gibi uyuyamadım. Başka bir yerde, sevgilimden ayrı uyuyamıyorum ben. Sabah oldu. Telefonum zırtladı yine. Kalktım, giyindim bla bla bla... Rutin giden hayatımda yaptığım değişikliğe gelince. Bostancı köprüsünün altından 500T isimli, adeta şehir efsanesine dönüşmüş Kadıköy-Topkapı otobüsüne bindim. Ve macera başladı.

50, hadi taş çatlasın 60 kişilik otobüsün içinde hilafsız 150 kişi vardı. Kendimi güç bela atıverdim içeriye. Bu arada popom birkaç kez ellenmedi değil. Bu gibi durumlarda aklıma fi tarhinde çalıştığım derginin reklam müdürünün sözü gelir: "Tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya bak" gibi bir özlü söz. Sabah sabah neler düşünüyorum, şunları birileri duysa "ohhha" der sağlam bir şekilde deyip şöförün çaprazında duran biletçi çocuktan bilet almaya çalıştım. Akabinde şöförün gür sesi yankılandı otobüsün içinde: "Arkaya doğru ilerleyelim!"

Şu kıçı kırık 500 T'nin şöförü bile ne kadar kocaman bir popom olduğunu gördü sonunda. Bu tok tonda verilen uyarı, birden biletçi çocuğu da kendine getirdi her ne hikmetse. Sanki hayatı boyunca hep bu anı beklemiş, sanki hep bir otobüs dolusu insanı azarlamak istiyormuş gibi bir "İlerlesenize" uyarısı da ondan geldi. "Sana diyorum sana, abla ilerlesene kapamışsın yolu". "Kıçım biraz genişse napim" diyemedim tabii çocuğa, kös kös ilerledim. Ve ofise gider gitmez diyete başlamaya karar verdim.

İlerledim. Koltuklardan birinde oturan uzun suratlı kocaman burunlu tipsiz bir adama ilişti gözlerim. Onun da bana ilişmiş olacak ki gözlerimiz biraraya geldi. Haydaaaa n'oluyor şimdi? Kaçırdım gözlerimi. Bir yandan da "acaba bana mı bakıyor" diye geçiriyoum içimden. "Evet evet baktı işte, yine baktı. Kızım sinsirella çirkin adamlarla sabah sabah fingirdemeye mi bindin şu otobüse"...

İlerlemeye devam kafa göz yararak... Arkalarda bir hareketlilik sezinledim. Sanırım birileri inecekti. Hemen bir hamle yapmalıydım. Ama önümde birtakım engeller vardı. Terden sırılsıklam olmuş iri memeli bir kocakarı, arkasında kafasında peruk olduğunu tahmin ettiğim, zira saçı sağ tarafından sol tarafına doğru taranmıştı, kikirik bir adam ve hemen onun yanında tombulca bir lise öğrencisi kız duruyordu. Ve kahretsin bu hengamede kıçıma yapışan kotum bacaklarımın arasını pişiriyordu. Offfff....

Hafif bir sağ kalça darbesiyle önümdeki kocakarının memelerini ekarte ettim. Peruklu adam zayıf olduğu için bir halt edemedi ama liseli kız çetin ceviz çıktı. Önündekileri sağlı sollu devirerek koltuğa kuruldu hasbam. Hemen bir B planı geliştirmeliydim, zaferi haketmiştim. Kızın kurulduğu koltuğun yanında Brad Pitimsi bir çocuk oturuyordu. Bi dakka bi dakka ya... 500T'de Brad Pitimsi bir çocuk... Ağzım açık, salyalarım akmış olmalı ki çocuk bıyık altından gülüyor. Ben göz süzmeye devam. Sırtıma dayanan iri kıyım adam ve sağ dirseğini böğrüme yapıştıran kadına rağmen her şey mükemmel ötesi. Biz böyle bayağı bir bakıştıktan sonra, çocuk hafif bir tebessümle doğruldu: "Siz orada pek rahat değilsiniz galiba. Lütfen böyle gelin" dedi.

Tam ağzımı açacaktım ki hatta ağzım "a" derkenki şekle bürünmüştü. Arkadamdan birinin nasıl cılız, nasıl itici bir ses tonuyla "Ayyy çok mersiiiiiiiii" dediğini duydum. Bir de döndüm ne göreyim, 500 T'ye v yaka ama bir hayli v yaka tişört giyip memelerini ortaya döken, bununla yetinmeyip mini etek giyip taş gibi bacaklarını sergileyen bir şuursuz... İnce topuklu ayakkabılarını söylemiyorum bile. Tık tık tık geçti ve oturdu hatun koltuğa. O toraman liselinin yanına...

Ben n'apim şimdi?

21.06.2010

Her Sabah Böyle Oluyor

Her sabah aynı şey oluyor. 6:45'te baş ucuma koyduğum cep telefonumdan sinir bozucu, kulakları tırmalayıcı, duyanı zıvanadan çıkaran melodimsi bir şeyler zırtlıyor. Sağ elimle ona yöneliyor, tersiyle yatağın dibine fırlatıyorum. Hemen solumda yatan, daha doğrusu bütün bir gece bir sağa bir sola dönüp uyumaya çalışan ancak başarılı olamayıp horlamaya karar veren sevgilim sızlanıyor: "Madem kalkmicaksın niye kuruyorsun şu lanet şeyi".

Haklı... Kalkıyorum. Yüzüme buz gibi çeşme suyunu çarpıp kendime gelmeye çalışıyorum ki bu kez de "ne giysem acaba" çelişkisi, ikilemi kurcalıyor kafamı. Dolabın kapağını açıyorum. Sağ tarafta dizi dizi asılı duran elbiselerimden birini çekip çıkarıyorum desem de boş. Nerdeee bizde o şans. Ben paraları bol keseden dağıtan, ayda 7.000 TL maaş ki en azı o da, bir medya kuruluşunda çalışmıyorum, kendime dizi dizi asacak kadar elbise alayım. Amerikan filmlerindeki sarışın hatunlar gibi ellerimi belime koyup "kahretsin" deyip koyu renk bir kot pantolonla üstüne giymek için v yakalı beyaz bir t-shirt çekiyorum. Giyiniyorum ve servisime binmek için aşağıya iniyorum.

Yaklşık 2 saatlik bir E6 çilesi çektikten sonra Maslak'a giriş yapıyor bizim külüstür servis. Şöförün arkasında oturmuş sol yanağımı sıcaktan cama yapıştırmışken trafik sıkışıyor, yanımıza ilişen 2010 model bir Mercedes markalı servisin içindeki insanlarla göz göze geliyorum. Kıskanıyorum. Ohhhh püfür püfür yol alın bakalım.

Bu her sabah böyle oluyor.

Saat 8:55. Ofisteyim. Nihayet. Ofisin pek bir gösterişli, pek bir afilli kafe'sinde kahvaltı molası... Ne de olsa saatler süren bir yolculuktan çıktım. İşte orada ofisimizin ayrılmaz üçlüsü beni bekliyor. Tam köşede merdiven altında pusuya yatmış gibi görünüyorlar karşıdan. Kepekli poğaçalarından iştahla aldıkları ısırıklara önlerindeki kovamsı bardaklardaki demli çaylar eşlik ediyor. Bu üçlü her pazartesi diyete başlayıp bunu salı günleri detoksa dönüştüren çarşambaları da sanki hiçbir şey olmamış gibi homini gırtlak tıkınan Derya, Esra ve Bertuğ'dan başkası değil. Bertuğ bu arada kimlik karmaşası yaşayan bir homo. Kimlik karmaşası yaşıyor ya da bilemiyorum bu aralar moda olan bir deyimi kullanacağım, mış gibi yapıyor. Ne de olsa çalıştığımız köklü kurum bir homoyu kaldırmaz. Neyse... Bu müthiş üçlü tıkınırken bir yandan da önlerinden gelip geçeni çekiştiriyorlar.

En çok da Bertuğ... "Şunu gördün mü şunu. Sweet. Takmış koluna spor çantasını hava atıyor. Öğle tatilinde yemicem spora gidicem havası yaratıyor" diyor. Poğaçasından aldığı ısırığı daha boğazının derinliklerine indirmeden lafa atlayan, her zaman böyle yapıyor, Derya, "Giydiği ayakkabıya bakın! Topuğu o kadar ince ki birazdan düşecek afişte" diyor. Esra hemen onu düzeltiyor: "Afişte değil, aşifte."

Her sabah böyle oluyor. Ve işin en keyifli yanı ne biliyor musunuz? Ben de o muhabbete katılıp önümden gelen geçeni eleştiriyorum. Ohhhhh ne rahatlıyorum ama. Bizim şirkette dedikodusu yapılacak o kadar çok insan var ki anlata anlata bitmez....